Basından Pozitif Dergisi 2022

Sürdürülebilirliğe manevi bakış

Pozitif Dergisi Mayıs 2022

Meydana geldiği andan itibaren milyarlarca canlıya yuva olan dünyamız, 20. yüzyılla birlikte yorgun düştü. Yaşanılan emareler ise gösterdi ki insan eliyle yıprattığımız, kaynaklarını tükettiğimiz dünya, böyle giderse bizi her türlü nimetinden uzak tutacak. Bu noktada devreye giren sürdürülebilirlik anlayışıysa durumu tersine çevirerek, küstürdüğümüz dünya ile aramızdaki soğukluğu ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Ülkemizde sürdürülebilirlik denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Aslı Dede ile sürdürülebilirlik, iklim krizinin gidişatı, geleceğe ilişkin öngörüler ve yapılması gerekenler üzere konuştuk.

Sürdürülebilirlik, son dönemin popüler söylemlerinden biri. Genellikle doğal kaynaklar ve çevrenin korunması gibi konularla bağdaştırılıyor ama aslında bundan çok fazlası, değil mi?

Dünya, tüm canlılarla birlikte paylaştığımız yuvamız. Gezegenimizde yaşamın sağlıkla sürmesi, ekosistemin dengede olmasına bağlı. İnsan sadece kendini merkeze aldığında, kendi yuvasını yıkıyor. Endüstri devrimi ile başlayan süreçte çok hızlı ve büyük teknolojik gelişmeler yaşandı. Kitle iletişim araçları yaygınlaştı, dijital devrim fiziksel sınırları kaldırdı. Gezegene hakim olan insan, istediği an istediği her şeye sahip olabilme konforuna ulaştı. Zaman ve mekan algısı farklılaştı. Dünya iyiye gidiyor, gelişiyoruz gibi görünüyordu. Peki ama kimin için?

21. yüzyıla geldiğimizde ise insan, gezegenin doğal dengesini ve akışını bozmuş görünüyor. Doğal kaynakların verimli kullanımı, iklim değişikliği ve çevrenin korunması öne çıkıyor. Ancak bunlar süreç içinde ortaya çıkan sonuçlar. İnsan, yarattığı olumsuz sonuçları çözmek için sorunların kaynağına bakmak zorunda. Duruma bütünsel bir yaklaşımla bakmak gerekiyor. Dünya üzerinde yaşayan insan toplulukları arasında ekonomik ve sosyal denge, cinsiyet ve eğitim eşitliği, üretim ile tüketim sistemlerinin ekosisteme etkisi gibi konularda iyileştirmelere ihtiyaç var. Uluslararası kuruluşlar, devletler ve iş dünyası, tehlikenin farkında. İnsan aklı, hızlıca etkili ve yenilikçi çözümler üretmezse kitlesel yok oluşlar yaşanabilir. 2015 yılında Birleşmiş Milletler üyeleri, 2030’a kadar üç önemli işi başarmak için 17 küresel amaç üzerinde uzlaştı. İlki, aşırı yoksulluğu sona erdirmek. İkincisi, eşitsizlik ve adaletsizlik ile mücadele. Üçüncüsü ise iklim değişikliğini düzeltmek.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA), bütünsel yaklaşımla 17 temel sorun alanı belirledi ve gezegenimizi kurtarmak için bize bir yol haritası çıkardı. Araştırmalara göre; tahmin edildiği gibi dünya nüfusu 2050 yılında 9,6 milyara ulaşırsa, bugünkü üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı devam ettirmek için üç kat daha büyük bir dünyaya ihtiyacımız olacak. İşte “sürdürülebilirlik” tanımı burada devreye giriyor: 2050 yılında insanlar dünyamızda sağlıkla yaşayabilmek için bugünkü olanakları bulabilecek mi? Tüm çaba; bugünün çocukları, yarının yetişkinleri için yaşanabilir bir dünya bırakabilmek, bencil olmamak ve nesiller arasındaki adaleti sağlamak! Sürdürülebilirlik; çevresel, ekonomik ve sosyal devamlılık olarak tanımlanıyor. Ekonomik büyüme insani gelişim için bir araç ve mutlaka hem çevresel hem sosyal ilerlemeyle birlikte yürümeli. O nedenle “ekonomik büyüme” yerine “sürdürülebilir kalkınma” önem kazanıyor.

Sürdürülebilirliğin önündeki en büyük tehditler, engeller sizce ne?

Sürdürülebilirlik için adım atmak hem toplumsal hem de bireysel hedef olmalı. Yaşamın her alanında farkındalık ve değişim hareketiyle bir “sürdürülebilirlik kültürü oluşturmak” gerekiyor. En önemli engel de tehlikenin farkında olmamak ve konfor alanından çıkmamakta ısrar etmek.

En beğendiğiniz sürdürülebilirlik projesi hangisi?

Uluslararası şirketler, sivil toplum kuruluşları, devletler ve bireyler, sürdürülebilirlik için çok etkili adımlar atmaya başladı. Etki odaklı sosyal girişimler, dünyanın sorunlarına çözüm öneren fikirlere kaynak yaratan etki yatırımları yükselişe geçti. Ama beni en çok etkileyen, çocukların ve gençlerin çözüm üretmek için bir araya gelmesi ve harekete geçmesi. Çünkü bizim ve ebeveynlerimizin yaşam biçiminin olumsuz sonuçları onlara etki edecek. Geleceğin dünyasında onlar yaşayacak.

Kullan, atma, dönüştür ve reddet gibi trendler var sürdürülebilirlik ile ilgili. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Dünya büyük bir değişim döneminden geçiyor. 10 yıl önce 94 yaşında vefat eden ve bir İstanbul hanımefendisi olan anneannemin yaşam biçimi alışkanlıklarını sık sık hatırlıyorum. İyi ki onu yakından tanıma şansım olmuş. O zamanlar güldüğüm davranışlarını, şimdi çok iyi anlıyorum. Her nesne anneannem için değerliydi. Çocukluğunu Türkiye’nin kuruluş yıllarında yaşamış. İki tane dünya savaşı görmüş. Gıda, giyim, barınma, ısınma, temizlik gibi temel ihtiyaçların değerini çok iyi bilen bir kadındı. Her nesneyi farklı bir işlev için değerlendirirdi. Yoğurt ambalajlarını saklar, aşure zamanı komşulara dağıtmak için kullanırdı. Bugünün “ileri dönüşüm” yani “upcycle hareketi” onun hayatının içindeydi. Bize yol gösteren geçmişi örnek alıp, günümüz yaşam biçimi ile sentezleyerek bir yol bulacağız. Dünyada “3R-Reduce, Reuse, Recycle” olarak önerilen azalt, yeniden kullan, dönüştür yaklaşımını sadece nesneler için düşünmeyelim. Konuya bireysel gelişim ve diğer canlılarla aramızdaki bağları güçlendirmek olarak da bakalım.

Sizce şirketler gerçekten sürdürülebilir mi? Çünkü bunu savunup, sayfalarca sürdürülebilirlik raporu yayınlıyorlar ama kağıda basarak paydaşlarına dağıtıyorlar. Sürdürülebilirlik şirketlerde nereden başlamalı?

Şirketlerin temel varoluş amacı karlılık. Kaynakları verimli kullanmaları gerekiyor. Kaynak olmazsa, üretim olmaz. Üretilenleri talep edecek sağlıklı nesillere ihtiyaç var. İş dünyası durumun farkında. Şirketler sürdürülebilirlik birimleri oluşturmaya başladı. Hızla, yeni fikirler ortaya çıkıyor. Sürdürülebilirlik raporları da bir yol haritası çizmek için araç oluyor. Tüketici ise bu raporlar sayesinde satın aldığı ürünü üreten firmanın dünya için ne yaptığını görüyor. Dijital mecralardan raporlara ulaşmak mümkün.

Geçen iki yıl, ister istemez hayata bakışımızı değiştirdi. Bu süreçte farkındalığını artıranlar da oldu, umudunu yitirenler de! Pandemi, sürdürülebilirliğe bakışı nasıl etkiledi?

Ne acı ki pandemi sürdürülebilirlik bilincinin gelişmesi ve hareketin yaygınlaşmasını hızlandırdı. “Bir musibet bin nasihatten iyidir” derler. 2006’dan beri bu alanda çalışıyorum. 2011’den bu yana da radyo programı yapıyorum. Yıllardır konuşuyoruz ancak pandemi bir tokat gibi geldi. Yerel gıdanın, bir ülkenin ve bir şehrin kendi kendini doyurabilmesinin önemini yıllardır anlatıyoruz. Pandemide İstanbul’a giriş çıkışlar sınırlandı ve gıda temininde olası sorunları yaşayarak gördük. Farkındalık çok arttı.

Sürdürülebilirliğin manevi bir boyutu da var. 2015’te Paris’te düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, “İklim için vicdan zirvesi” olarak da adlandırılmıştı. 20. yüzyıldan başlayarak, verdiğimiz devasa zararlar için adeta dünyadan özür dilemek istendi. Son altı-yedi yılda vicdanlar rahatlatılabildi mi? Bugünün yetişkinleri ebeveynlerinin sunduğu dünyada yaşıyor. Peki ya onlar çocuklarına nasıl bir dünya bırakıyor?

Bireyden başlayarak her kademede “vicdan ve adalet” duygusu geleceğimiz için önemli. Dünyayı kirleten ülkelerin bedel ödemeleri için adımlar atılıyor. Olumlu gelişmeler var. Dünyanın bir bölümü, diğer bölümün kaynaklarını kullanarak ve tüm atıklarını onlara göndererek yaşamaya daha ne kadar devam edebilir? Toprak, hava ve su, “Tamam artık, benden bu kadar” der bir süre sonra. Çöp kovası taşar ve sizin ülkenizi de kirletmeye başlar. Hepimiz aynı gemideyiz. Bu nedenle önemli adımlar atılmaya başlandı ancak ne yazık ki henüz yeterli düzeyde değil. “Hızlı ve çok tüketim” alışkanlığı ile yaşayan bireyler olarak önce kendimize dönüp bakalım. Uzaklara gitmeden, önce kendi vicdanımızı gözlemleyelim. Hepimiz biriz, kaynak bir, bir bütünün parçalarıyız. Öze dönüp, gerçek ihtiyaçlarımıza bakalım. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları 17. madde, “Amaçlar için ortaklıklar” diyor. Hep daha fazlasına ve büyümeye odaklı zihinden, ortak amaçlar için “bir” olan kalbe dönüş var.

Küreselleşmiş dünyada doğru ve yapıcı adımlar atılsa sürdürülebilirlik bilinci daha hızlı yayılır ve istenilen sonuçlar elde edilir diyebilir miyiz? Bunun önündeki engel nedir sizce?

İnsanın, kendi yarattığı felaketi aklı ile çözebileceği inancıyla, tüm dünyada bu yönde bir hareketlenme var. Üretim sistemi dinamikleri ve endüstrilerin işe bakış şekli değişmeye başladı. Değişim başlamışsa, hareketin büyümesi kaçınılmazdır diye düşünüyorum. Pandemi de harekete ivme kazandırdı. Önümüzdeki en büyük engel hafıza kaybı bana göre. Yaşananlar unutulmamalı, hiçbir şey olmamış ve olmayacak gibi yola devam edilmemeli. Son dönemde dünya sorunlarına çözüm üreten sosyal girişimler artıyor. Yeni akım “etki devrimi” olarak nitelendiriliyor. Yatırım kaynakları, “sosyal ve çevresel olumlu etki” sunan girişimlere doğru akıyor.

Besin kaynaklarının tükeneceği, suların yetmeyeceği, belki de nefes alınamaz hale gelen bir atmosferde yaşamaya mahkum kalacağımız fikri zaman zaman beni boğuyor. Eminim benzer kaygılar yaşayan başkaları da vardır. Bu sorunla başa çıkmak ve taşın altına elimizi koymak için neler yapabiliriz?

Anahtar sözcük, denge! Ne çok iyimser olup “Bir şey olmaz canım, bir çözümü bulunur nasıl olsa…” diyelim, ne de çok kötümser olup “Dünyanın sonu geliyor, elimizden bir şey gelmez, ben bir şey yapamam ki!” İkisinin arasındaki denge önemli. Kolibri kuşunun hikayesinde olduğu gibi… “Elimden gelenin en iyisini yapıyorum” diyerek, hareket içinde olalım. Karayip Adaları’nda yaşayan sinek kuşu Kolibri, 1,8 gram ağırlığıyla dünyanın en küçük kuşu sayılır. Eski bir Afrika masalına göre, bir gün ormanda çok büyük bir yangın çıkar. Kolibri yangına su taşımaya başlar. Kocaman hortumlu filler ve diğer orman canlıları ona sorarlar: “Yangın dev gibi, sen küçücük bir kuşsun. Ne yapabilirsin ki?” Kolibri ise “Elimden gelenin en iyisini yapıyorum” diye cevap verir ve çalışmaya devam eder.

Sürdürülebilir Yaşam Okulu podcast serimizde, eğitimlerimizde, atölyelerimizde ve sosyal etki odaklı projelerimizde hep şunu söylüyoruz: “Tüm canlılar ile birlikte dünyada yaşamın sağlıkla sürmesi için gezegenimizin kahramanlara ihtiyacı var. Ve o kahraman sen olabilirsin. Harekete geç!”

Gelecekte dünyayı yönetecek olan milenyum çocukları ve onları takip eden Z kuşağı… Sizce yeni nesil bu konuda ne tür aksiyonlar alacak?

Çocuklar ve gençler bizim yarattığımız soruların içine doğdu. “Bize okula gidin ve iyi bir öğrenci olun diyorsunuz. Yaşanacak bir dünya olmayacaksa, okula gitmemiz ne işe yarayacak?” diye soruyorlar. İsveçli Greta Thunberg, bu söylem ile 2018 yılında “Fridays For Future-İklim için Okul Grevi” hareketine öncülük etti. WWF Küresel Gençlik Ödülü alan İklim Aktivisti Atlas Sarrafoğlu podcast konuğum oldu. Ona gelecek planlarını ve hayallerini sordum. Bana, “İklim krizini öğrendiğimde 11 yaşındaydım. Toprak, hava, su kirlenirken ve insan yaşamının tehlikede olduğunu bilirken, nasıl bir gelecek planı yapabilirim ki?” diye cevap verdi. Çocuklar ve gençler gelecekleri için düşünüyor, harekete geçiyor, üretiyor. Satın alma tercihlerini de bu yönde yapma eğiliminde olacaklar. “Sunduğunuz ürün ve hizmet dünyamıza nasıl bir etki bırakıyor?” diye soracaklar.

Ülkemizde kamu ya da özel sektörün çalışmalarını bir kenara bırakırsak; karbon ayak izimizi düşürmek, geri dönüşüme soktuğumuz ürünlerin sayısını artırmak, atıklarımızı azaltmak gibi bireysel önlemler almak önem taşıyor. Peki, yeterli mi? Türkiye’de bu bilinç hangi seviyede?

Dünya doğrusal ekonomiden döngüsel ekonomiye geçiyor. Bu yönelim tüm dünya ülkelerine yansıyor. Türkiye’de bireysel ve toplumsal dönüşüm düzeyi yükselecek. Bütün ve parçalar etkileşim içinde. Bütün parçaları, parçalar da bütünü etkiliyor. Ekonominin gidişatı bireyi, bireyin seçimleri ekonomiyi yönlendirecek. Söylenilenler şu an çok ütopik gelebilir ama dünya büyük bir değişimden geçiyor. Son 50 yılda yaşananlar gibi, gelecek 50 yılda da yaşam biçimlerimiz çok değişecek. Buna mecbur kalacağız. Bireysel spiritüel yolculuğumuza doğrusal değil, döngüsel ve bütünsel yaklaşmak bizi şifalandırıyor. Dünyamızın şifası için çözümse döngüsel ve bütünsel yaklaşımdan geçiyor.”